Vergi, Maliye, Ekonomi, Sosyal Güvenlik, Ticaret Hukuku Hakkındaki Herşey

Kültür ve Sanat

Furkan Musa DOĞAN
31 Ocak 2022Furkan Musa DOĞAN
1199OKUNMA

Yaşama  Uğraşı

Ümitlerin kaderi, biri yok olduğunda diğerinin ortaya çıkmasıdır, işte bu yüzden bunca hayal kırıklığına rağmen dünyadan silinip gitmemişlerdi.
Jose Saramago

Nazmi Karyağdı Hocam’a...

Burası dağ eteklerinde ufacık okulu ve camisi olan bir köydü. Kuş uçmaz; kervan geçmez bir yerdi. Köyün nüfusu beş-altı haneden oluşmaktaydı. Köyün yolları taşlar, kumlar, tezeklerle doluydu. İlk bakıldığında   belki de çok ilkel görünüyordu fakat  yürekler öyle değildi.  Köyün tam girişinde yeşil kubbeli, seramik çinili şadırvanı olan ve avlusunda domates, biber ekili bir bahçe bulunuyordu. Onun hemen yanında iki katlı bir ev vardı. Burada İmam Ali ve Muallim Musa efendiler kalıyordu. Bu ev caminin lojmanıydı. Köye tahini çıkan imamlar ve muallimler zorluk çekmesin diye, Nazmi Ağa tarafından hayır için yaptırılmıştı.

Caminin arka girişinden başlayan çakır dikenleri ile dolu bir ince yol vardı. Burası okula giden yol idi. Okul yoluna varmadan bahçe duvarları taşla örülü, kapısı mavi, bahçesinde hatm-i gül, çilli begonya, akşam sefası gibi çiçeklerle dolu Müteahhit Sezer’in evi vardı. Müteahhit Sezer, zamanında varlıklı bir adamdı.

Teee! Yirmi sene evvel köydeki tası tapanı neyi varsa satmış, İstanbul’a gitmişti. Yaaa! Burası İstanbul! O eğlence senin, bu eğlence benim diyerek bütün tarlayı tapanı yemiş bitirmişti. Yaptığı en son işte bir kaza geçirince mahkemeden yüklü bir tazminat almıştı.  Aldığı parayla da yeniden köyün yolunu tutmuştu. Eee! Tilki ne yapsın.

Kaza sonrası sol ayağı kullanılmaz bir hale gelince bütün işin yükü eşi Zöhre Ana’ya kalmıştı. Zöhre Ana, evin direği gibi oluvermişti. Civar köylerde dahil olmak üzere başkalarının saman balyasını, ekmek itmesini, davalarını otlatmasına yardım ederek birkaç kayme para kazanıyordu. Ne yapsın kadıncağız erkek kısmı bek akıllı değildir.

Okul, avlusu epey genişti. Bir tarafında Muallim Musa’nın diktiği fideler, ağaçlar ve çiçekler vardı.. Buradan hem bostan ihtiyacını karşılıyor hem de çocukların toprakla haşir neşir olmasını sağlıyordu.  Kuşkusuz! Bu köye inanılmaz bir katkısı vardı. İlk köye vardığında sorunları tespit edip,  kaymakamlığa yazmış fakat  ne fayda! Ne ses ne soluk vardı. Haaa! Bu arada O-okul işleri ile de Müteahhit Sezer ilgileniyordu.

Sabahın ilk saatlerinde güneş, dağın yamacından kızıllığıyla belirdi. Akşamdan başlayan kar, köyü etkisi altına almış; ağaçlar ve evler beyaz bir gelinlik giymişti.

Muallim Musa, İmam Ali’nin kapısına vardı. Demir tokmağı eline götürüp kapıyı çalmaya başladı. Kapıyı açan İmam Ali’nin eşi Hatçe kadındı. Muallim Musa’yı görünce  hemen peçesini örtüp ve kapıyı öne alarak konuşmaya başladı. Evin koridorunun sonunda büyük rafları olan bir kitaplık, köşesinde merdaneli çamaşır makinesi, duvarda gaz lambası vardı. Hiç yoktan iyidir be!

-Buyurun, Muallim bey. Hoş geldiniz.

-Hatçe bacı, hoş gördük. Hocamla konuşacağım bir konu var. Müsaitlerse çağırır mısın?

-Muallim bey, hoca camide evde değil! Birkaç gündür uykusu tutmuyor. Evin içinde deli danalar gibi oradan oraya gidiyor.

-Tamam Hatçe bacı selametle…

İmam Ali’nin yanına varmaya giden Muallim Musa, merdivenleri teker teker inmeye başladı. Kar bir öyle bir tipiliyordu ki mübarek göz gözü görmüyordu. Ayakkabılarını çıkartıp caminin içine doğru yöneldi. Cami çok bakımsızdı.  Yere serili eski halısıyla, lükslerle ışıtılan, kerpiçten duvarlara sahip bir yerdi. Bu böyledir! Muallim Musa, mimberin  önünde onu gördü. Yanına doğru yaklaşmaya başladı. Her yanına yaklaştığında bir ses tonunu daha iyi duyuluyordu. İmam Ali, sessiz bir şekilde ağlıyordu.

-Hocam, esselamun aleyküm.

İmam Ali, hemen gömleğinin ön cebinden kara mendili çıkartıp gözlerini silip arkaya dönüverdi.

-Aleyna ve aleykümselam İhsan efendi. Gel hele oturun şuraya..

-Hocam, nasılsınız? Bir sorun mu var?

-İhsan efendi, Yahu! Önce sen hele bir anlat.

Muallim Musa, ayağa kalktı. Duvardaki mavi demire asılı olan lüks lambayı kapıp geldi.

-Hocam, malumunuz köyün okulunda çok sorunlar var. Çatımız akıyor. Tuvaletlerimiz kanal kokuyor. Sınıfın duvarlarının boyası akıyor. Çocuklar sürekli gelip bana şikayet ediyor. Yanlarıma gelip “Muallimim, Kemal Paşa’nın heykelinde köylü milletin efendisidir yazıyor fakat bu okulumuz neden böyle? Niye bizlere sahip çıkmıyorlar. Ben yazın halamın yanına gidiverdim. Onların oradaki okulda her şey var. Okulların içi temiz, bakımlı, kütüphaneli neyimli felan… Hem yollarda da tezek boku yok… ” bu arzularını söylüyorlar. Bende bir şey diyemiyorum.

- Muallim bey, Nazmi Ağa’nın yanına gidelim de bir de ona söyleyelim ne diyecek bakalım.

-Hay! Hay! Hocam, nasıl isterseniz.

Sağa-sola bakınarak Nazmi Ağa’nın evinin yoluna düştüler. Sabahın seher yeli yüzlerine vurmaya başlamıştı. Epey yürüdükten sonra Nazmi Ağa’nın evinin önüne gelmişlerdi. Evin önünde köpek bağlıydı. Köpek, Muallim Musa ile İmam Ali’yi görünce havlamaya başladı. Köpeğin havlamasını duyan Nazmi Ağa, elindeki lüksle beraber kapının önüne doğru yöneldi.

-Oooo! Hoş geldiniz. Sefalar getirdiniz. Efendim, Buyurun.

Nazmi Ağa, elini bahçenin avlusuna doğru yönelterek onlara yol gösterdi. Bahçenin avlusu çok düzenli ve şirin görünüyordu. Yok, yoktu… Vita tenekesine dikili çiçekler, bir köşede ahır, diğer tarafta bahçenin havarı mevcuttu.  Balkonun hemen köşesinde somya vardı. Somyanın üzerinde siyah ve kahverengi bir döşek, arkasında kırmızı- sarı hasırlı sırtlık bulunuyordu. Nazmi Ağa, somyaya doğru onlara eşlik etti.

Buyurun bakalım efendiler! Sorun nedir?

Muallim Musa ve İmam Ali caminin içinde konuştuğu konuları teker teker anlaşmışlardı. Nazmi Ağa, yerinde kalkıp volta atmaya devam ediyordu.

-Efendiler! Siz merkez kaymakamlığa gidin. Orada benim amcaoğlu Süleyman var. Kendisi orada getir-götür işlerini yapar. Size o yardım eder. Benim de selam söyleyin.

Bu sözlerden sonra herkesin gözü yıldızlardan daha çok parlıyordu.

İmam Ali, biraz da utanarak: Nazmi Ağa, merkeze gitmek için arabaya ihtiyacımız var. Malum köydeki tek araçta senin…

-Hay! Hay! Efendim. Siz durun hemen getiriyorum.

Nazmi Ağa, içeriye gidip anahtarı kaptığı gibi geldi. Araba, beyaz torostu fakat çok bakımlıydı. Defterdarlıktan emekli olunca da bu aracı satın almış; bağa bahçeye bununla gidip geliyordu. Anahtarı Muallim Musa’ya verip arkalarından bir su döküp dua etti. Eee! Bu böyledir!

Yola düşen Muallim Musa ve İmam Ali, gençlik anılarından bahsediyorlardı. Muallim Musa, Ankara’da eğitim görmüş fakir bir ailenin çocuğuydu. İmam Ali’nin dedelerin dedesi de hocalık yapmıştı. Böylelikle devletten icazet almış o da köy köy gezip çocuklara sahip çıkıyordu.

Muallim Musa, arabayı çok dikkatli bir şekilde merkeze kadar getirmişti. Merkez kaymakamlığının önüne arabayı park edip içeriye doğru yönelmeye başlamışlardı. Kapının önünde bekleyen polise, Süleyman’ı sormuşlar ve polis onlara yerini göstermişti.

Merdivenin başında üzerinde mavi önlüğü, saçları kır gibi beyaz, hafif tıknaz ve çelimsiz bir adam vardı. EVET! Süleyman buydu. Hemen yanına gidip olanları anlattılar. Süleyman, “Köyümüze bir hizmette bulunursak; ne mutlu sizde selam söyleyin Nazmi Ağa’ma.” Süleyman, hemen merdivenlerden inip aşağıya kaymakamın danışmanıyla konuşup olayları anlattı. Danışman, gerekli ihtiyaç listeleri ve onarımların neler olduğunu sordu. Süleyman hemen onların yanına gidip bir liste hazırlamalarını istedi. Oradan kağıt kalem alıp hemencicik yazdılar. Her şey istenildiği gibiydi. Artık okulun içi kokmayacak, duvarların boyaları sökülmeyecekti. Çok şey değildi aslında ama bu böyledir! Kiminin şikayeti, kiminin hayalidir.

Süleyman’dan helallik isteyip yeniden yola düşmüşlerdi. İçlerindeki heyecanı atamamışlardı. Bir çocuk gibi sevinip türküler söylüyor; oraya buraya naralar atıyorlardı.  Muallim Musa, yorulduğunu söyleyerek  İmam Ali’ye arabayı bıraktı. İmam Ali, direksiyonun başına geçip gaza bastı. Birazcık ilerledikten sonra bir ne olsun! Yolu eşkıyalar çevirmişlerdi. İçlerinde hemen bir korku peydah oluşmuştu.

Yolu kesen eşkıyalar, arabadan Muallim Musa ve İmam Ali’yi indirmiş; sorguya çekmeye başlamışlardı. Eşkıyaların başında adam, ortalarına geçmiş ve konuşmaya başlamıştı.

-Ne yapıyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?

Muallim Musa, kendinden taviz vermeyerek konuşmaya katıldı.

-Kaymakamlıktan geliyoruz. Okulumuzun ve camimizin sorunları vardı. Arzu halimizi söyledik. Geri dönüyorduk.

-Hangi köydensiniz?

-Dağın hemen yamacında olan Büyük Menekşeli köyündeniz. Ben oranın muallimi bu da caminin hocasıdır.

-Hee! Bak sen! Şimdi köyü onaracaksınız; yetişen bebeler kitap okuyacak heeeeee! Yok öyle. Kelepçeleyin bu piç kurularını….

Muallim Musa ve İmam Ali, biraz zorluk gösterseler de ellerini kelepçelemişlerdi. Elleri bağlı olmasına rağmen çok direnç göstermişlerdi fakat ne fayda. Gökyüzünde sadece iki ses vardı: İki adet kurşun sesi ve eşkıya başının gülüşü…

Eşkıya başı, Muallim Musa ve İmam Ali’nin alnının ortasından vurmuştu. Oracıkta yere serilmişlerdi. İmam Ali’nin ihtiyaç listesi kağıdının parçası kanlı bir şekilde elinde duruyordu.  Jandarma devre atarken arabayı ve onları görmüştü. Kimlikleri tespit edilmiş ve gerekli tebliğler yapılmışlardı. Ee! Bu böyledir! Kötü haber, tez yayılır.

İlk haber, Hatçe kadına ulaşmıştı. Haberi veren jandarma ne yapacağını bilemedi. Hatçe kadın, oracıkta bayıldı. Sıhhıye gelip müdahale de bulundu. Hatçe kadın, ayılmıştı. Jandarma’nın verdiği kanlı kağıt parçasını alıp Nazmi Ağa’nın evine doğru gitmeye başladı. Ağıtlarla ve ağlamalarla geçen bu yolculuk çok uzun sürdü. Çünkü o yollarda anıları vardı. Anılar böyledir! Ne yaparsın…

Nazmi Ağa, evin balkonundan Hatçe kadını görünce hemen kapının önüne çıktı.

-Hatçeeeeeeeeeeeeee! Ne oldu?

-Ah! Ah! Ah! Ağam! Eşkıyalar  yolu kesmiş. Ali’yi ve Musa’ yı vurmuşlar.

Hatçe kadın, elindeki kanlı kağıdı Nazmi Ağa’ya vermişti. Nazmi Ağa , bu haberden sonra beyninden vurulmuşa dönmüştü. Balkona geçip, somyanın üzerine oturdu.  Masanın üzerinde bulunan sigara paketinin altına bir kere vurup sigarayı ağzına aldı. Kibritle sigarayı yakmaya çalıştı. Bir iki kere sigarayı körükleyince sigara yanmıştı…

Lüks lambanın yanında bulunan radyonun düğmesine basıp, kanlı kağıdı eline aldı.. Kağıda bakınca ağlamaya başladı. Ne yapsın! Bütün mutlu sonlar çoktan yaşanmıştı. Radyoda çalan Zeki Müren’in seslendirdiği “Ali’yi Gördüm Ali’yi” türküsüydü.

Amberi gördüm çağında
Güller açar dost bağında
Musa ile tur dağında
Ali'yi gördüm Ali'yi
Ali'yi gördüm Ali'yi
Ali'yi gördüm Ali'yi

Musa ile tur dağında
Ali'yi gördüm Ali'yi
Ali'yi gördüm Ali'yi

Ali'yi gördüm meşede
Kırk mum yanar bir şişede
Yedi iklim dört köşede
Ali'yi gördüm Ali'yi

Ali'yi gördüm meşede
Kırk mum yanar bir şişede
Yedi iklim dört köşede
Ali'yi gördüm Ali'yi
Ali'yi gördüm Ali'yi
Ali'yi gördüm Ali'yi

Yedi iklim dört köşede
Ali'yi gördüm Ali'yi
Ali'yi gördüm Ali'yi

Bir kış günü dağın uğultulu sisi köyün yamaçlarına kadar inmişti.

Yemek, içmek, tüketmek her şey serbestti. Her şeyin içine düşünmek dahil değildi. Bunun nedeni bilinmiyordu fakat insanlardan bundan hoşnuttu. Çünkü iradeye hükmetmek toprağı hükmetmekten daha zordu.

Yorumlarınızı Bize Yazınız

Soru Sor